Skip to main content
Back to Ideas

Can Machines Be Creative?

Can Machines Be Creative?

Bir makine yaratıcı olabilir mi? Bu soru aslında yalnızca teknolojiyle ilgili bir soru değil. Aynı zamanda yaratıcılığın ne olduğunu, sanatçının rolünü ve bir eserin arkasındaki niyetin nerede başladığını sorgulayan daha eski bir tartışmanın devamıdır.

Yüzyıllardır sanat, insanın dünyayı algılama biçiminin bir yansıması olarak görüldü. Bir fırçayı hareket ettiren el, bir müzik parçasını oluşturan zihin veya bir heykeli şekillendiren beden… Yaratıcılık uzun süre insanın benzersiz yeteneği olarak kabul edildi. Fakat bilgisayarların sanatla ilişkisi yeni değil. Yapay zekadan çok önce sanatçılar ve araştırmacılar bilgisayarları yalnızca hesaplama yapan makineler olarak değil, yeni görsel diller keşfetmek için kullanılabilecek araçlar olarak görmeye başlamıştı.

Bugün makineler sadece verilen komutları uygulayan sistemler olmaktan çıktı. Bazı sistemler beklenmedik sonuçlar üretiyor, kendi görsel yapılarını oluşturuyor ve sanat üretim süreçlerini yeniden düşünmemize neden oluyor. Peki gerçekten yaratıcılar mı? Yoksa sadece bizim yaratıcılık kavramımızı yeniden düşünmemizi mi sağlıyorlar?

Zuse Graphomat Z64, DAM Projects
Zuse Graphomat Z64, DAM Projects

Yaratıcılığın İlk Dijital İzleri

1960’larda ortaya çıkan ilk bilgisayar sanatı deneyleri, bugün dahi tartışmaya devam ettiğimiz birçok sorunun temelini oluşturdu. Bu dönemin öncü isimlerinden biri olan Michael Noll, Bell Laboratuvarları'nda deneysel grafik çalışmalar üretirken aslında şu temel soruyu ortaya koyuyordu: Eğer bir görüntüyü oluşturan kararlar tamamen bir insan tarafından değil de bir sistem tarafından alınıyorsa, ortaya çıkan şey sanat olarak değerlendirilebilir mi?

Aynı yıllarda okyanusun diğer tarafında, Almanya'da ise Georg Nees ve Frieder Nake gibi matematikçiler bilgisayarı bir sanat aracına dönüştürüyordu. Özellikle Nees’in çalışmalarında kullandığı ZUSE GRAPHOMAT, dünyanın ilk otomatik çizim makinelerinden (plotter) biri olarak, dijital komutların fiziksel izlere dönüşebileceğini kanıtladı. Ekranda veya belleklerde kalan matematiksel süreçler, makinenin ucundaki gerçek bir kalemin hareketleri aracılığıyla kağıt yüzeyler üzerinde görünür hale geldi.

Bu gelişmeler yalnızca teknik yenilikler değildi; sanatın üretim biçimine dair sarsıcı sorulardı. Bugünün çizim robotları ve hesaplamalı sanat pratikleri, işte bu erken dönem "3N" (Noll, Nees, Nake) deneylerinin doğrudan birer devamıdır.

Bu dönemde bazı sanatçılar ve araştırmacılar bilgisayarı yalnızca yeni görüntüler üreten bir araç olarak değil, yaratıcılığın kendisini incelemek için bir araç olarak görüyordu. Japon sanatçı ve araştırmacı Hiroshi Kawano, 1968 yılında bilgisayar sanatının “sanatsal yaratımın sırlarını ortaya çıkarabileceğini, sanatsal düşünceyi ve teoriyi açıklığa kavuşturabileceğini ve sanatçıları yaratım sürecindeki insan rolünü anlamaya yönlendirebileceğini” savunuyordu. Bu yaklaşım, bilgisayar sanatının yalnızca yeni görsel biçimler üretmekle ilgili olmadığını; aynı zamanda yaratıcılığın doğasını anlamaya yönelik bir araştırma olduğunu gösteriyordu.

Tanımlanabilir Yaratıcılık

Makine yaratıcılığı tartışmalarında en önemli sorulardan biri şudur: Bir sanat pratiğinin hangi bölümleri tanımlanabilir? Harold Cohen’in AARON sistemi, bu soruyu araştıran en önemli örneklerden biridir. Cohen’in amacı bilgisayarın insan gibi davranmasını sağlamak değildi. Asıl ilgilendiği şey, bilgisayarın kendine özgü çalışma biçimiyle nasıl görsel üretim yapabileceğiydi.

AARON yalnızca görüntü üreten bir program değildi. Belirli kurallar, ilişkiler ve karar mekanizmaları üzerinden çalışan bir sistemdi. Çünkü bir şeyi tanımlayabildiğiniz ölçüde, onun bazı yönlerini başka sistemlere aktarabilirsiniz. Bir sanatçı kullandığı yöntemleri, tercihleri, kuralları ve karar süreçlerini açıklayabiliyorsa, bu sürecin bir kısmı hesaplanabilir hale gelir. Ancak hesaplanabilir hale gelmek, anlamın tamamen çözüldüğü anlamına gelmez.

Fakat burada önemli bir soru ortaya çıkar: Eğer yaratıcılığın tamamı tanımlanabilir ve öğretilebilir hale gelirse, geriye ne kalır? Eğer bir şeyi tamamen öğretebiliyorsanız, onun hakkında çok şey biliyorsunuz demektir. Süreç açıklanabilir ve tekrarlanabilir bir yönteme dönüşür; ancak bir noktadan sonra rutinleşmeye başlar. Sanatın ilginç kısmı tam da burada ortaya çıkar. Sanat yalnızca mevcut kuralları uygulamak değildir; bazen yeni kurallar icat etmektir.

Serendipitous Circles, BYTE Magazine, August 1977, p. 70
Serendipitous Circles, BYTE Magazine, August 1977, p. 70

William F. Galway ve D. John Anderson’ın "Serendipitous Circles" çalışmasında, Motorola 6800 mikroişlemcisi için assembly language ile uygulanmış basit bir fark denklemi algoritmasının; bilgisayarın sınırlı tam sayı aritmetiği, taşmalar ve hassasiyet kayıpları gibi hesaplama davranışları sonucunda beklenmedik karmaşık geometrik desenler üretebildiği gösterilir.

Sanatçının Uzantısı Olarak Makine

Makine sanatı hakkındaki birçok tartışma yanlış bir varsayımla başlıyor: Makinelerin insan gibi yaratması gerektiği düşüncesiyle. Oysa bilgisayarlar insan değildir; bunu kabul etmek gerekir. Bilgisayarların insan olmaması, insanların yaptığı şeyleri yapamayacağı anlamına gelmez. Sadece bunu insanların yaptığı şekilde yapmadıkları anlamına gelir.

Fotoğraf makinesi ressam olmaya çalışmadı. Synthesizer piyano olmaya çalışmadı. Bilgisayarların da sanat üretmek için insanı taklit etmesi gerekmiyor. Her yeni araç, kendi ifade biçimini ve kendi estetik olanaklarını beraberinde getirir. Yeni malzemeler yeni sanat dilleri oluşturmuştur; yeni teknolojiler de aynı şekilde yeni üretim biçimleri ortaya çıkarabilir.

Makineyi bağımsız bir sanatçı olarak görmek yerine, sanatçının düşüncesini genişleten bir araç olarak görmek daha anlamlı olabilir. Bir fırça sanatçının elini genişletir. Bir kamera sanatçının bakışını genişletir. Bir algoritma ise sanatçının düşünme biçimini genişletebilir.

Dönemin çalışma biçimini görmek isteyenler için aşağıdaki kısa video oldukça iyi bir örnek sunuyor.

▶ 1966 | Frieder Nake Making Digital Art on an SEL ER-56 Computer

Peki Makineler Gerçekten Yaratıcı mı?

Belki de yanlış soru başından beri buydu. Çünkü bu soru yaratıcılığı insan davranışlarını taklit etmekle eş tutuyor. Bilgisayarların insan olmadığını anlamamız gerekiyor. Onları değerlendirmenin yolu ne kadar insana benzediklerine bakmak değildir. Asıl soru, insan olmayan sistemlerin hangi yeni biçimleri ortaya çıkarabildiğidir.

Michael Noll, Hypercube, 1966
Michael Noll, Hypercube, 1966

Makine sanatı, eski sanat anlayışlarının ölçütleriyle tamamen değerlendirilemeyebilir. Nitekim yeni araçlar yalnızca yeni sonuçlar üretmez; yeni sorular da üretir. Bir sanatçının ulaşabileceği en önemli noktalardan biri kendi sesini bulmasıdır. Sürekli başkalarını taklit ederek yeni bir şey üretmek mümkün değildir. Kendi sınırlarınızı ve ulaşabileceğiniz noktayı anladığınızda, başkalarını tekrar etmeye ihtiyaç duymazsınız. Aksi takdirde, ortaya çıkan eser artık size ait olmaktan çıkar.

Aynı şekilde makineleri de sürekli insanı taklit eden sistemler olarak görmek, onların gerçek potansiyelini kaçırmak anlamına gelir. Belki de yaratıcı sistemlerin en ilginç tarafı, sanatçıyı kendi düşünme biçimini tanımlamaya zorlamalarıdır. Bir makine, işleyebileceği biçimde tanımlanmış veriler ve süreçler üzerinden çalışır. Bu nedenle yaratıcı sistemler bize sadece yeni araçlar sunmaz; aynı zamanda yaptığımız şeyi yeniden tanımlamaya zorlar.

Yazının başında sorduğumuz soruya geri dönelim: Bir makine yaratıcı olabilir mi?

Altmış yılı aşkın bilgisayar sanatı tarihi bu soruya kesin bir "evet" ya da "hayır" cevabı vermedi. Bunun yerine çok daha ilginç bir şeyi ortaya koydu: Belki de asıl mesele makinelerin yaratıcı olup olmaması değil, bizim yaratıcılığı nasıl tanımladığımızdır.

Machines produce form, not meaning.

Share